28 Aralık 2011 Çarşamba

size ne taa içimizde tanıdğımız bi kavramdan bahsedicem ne de onun başkaları tarafından isimlendirilmiş halinden. ben sadece 2 tane birbirini seven insandan bahsedicem. Onlar birlikteyken nasıl dünyanın durduğundan, nasıl hıphızlı aktığından, deli gibi her anın anlamlandığından ya da anlamsızlığın içinde birbirlerine bakarken kaybolduklarından. galiba hayatın anlamı bu. iyi geceler.

20 Aralık 2011 Salı

blase attitude

Arrademento dergisinin 2011 Aralık ayı sayısının dosyası Mimarlık ve Delilik üzerine.. Mimarlığa ve kendime en çok yakıştırdığım kavram üzerine okumak oldukça zevkliydi. Üzerine kafa patlattığımız şeylerin derlenip toparlanıp yazıya dökülmüş hallerini seviyorum.
Seçil Binboğa'nın "Delirmen direnmektir!" yazısından "Anti Kahraman Deli" alt başlığının bir bölümünü de aktarmaktan kendimi alamıyorum. Buraya yazarak bir nevi okuduklarımın altını çizmiş oluyorum:

"...Metropolün kapitalist üretim pratiklerinin örüntüleriyle şekillenen yüzü, kaçınılmaz bir biçimde Simmel'in metropol tipi bireysellik diye adlandırdığı durumun psikolojik koşullarını yaratır. Birey, kent geliştikçe artan ve hızla biçim değiştiren imajlar dünyasında sürekli uyarılmakta; buna karşılık iç dünyasında da kendini gerçekleştirme ya da hayatına anlam katma arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Bu iki dünya arasında salınan tinsel hayat; sonunda kişiliğin dahi değersizleşmesi pahasına bir tür savunma mekanizması, dışarıdan gelen sinirsel uyarıma tepki olarak bir tür tepkisizlik geliştirir. Simmel dikkate değer sosyolojik tahlillerle, Modern kentlinin bu tepkisini/ tepksiziliğini blase attitude olarak tanımlar. Türkçe'ye "usanmışlık tutumu" olarak çevrilen blase attitude sözlükte şu karşılıkları bulur:
1-Aşırı ve sık tekrarlanan haz duyumu nedeniyle yaşanan his kaybı; tıka basa doygunluk; tokluk hissi; birşeye duyulan bağımlılık ya da ona sık sık maruz kalıyor olmak nedeniyle yaşanan ilgisizlik
2- Oldukça bilge ve deneyimli olma hali
3- Sorumlulukları önemsiz addetme ya da onlara yeterli dikkat ve ilgiyi göstermeme tutumu
Bütün bu tanımların karşılığı olarak yorumlanabilen Blase, Simmel'in ortaya koyduğu biçimiyle hissizliği ve usanmışlığı ölçüsünde şeyleri ayırt edebilme kabiliyetini de yitirmiştir. Yazar bu durumu şöyle açıklar: "Şeyler, usanmış kişiye, eşit olarak düz ve gri tonlarda görünürler; hiçbir nesne ötekilerin üstünde bir tercih edilebilirliği hak etmez. Bu hakim değer, tamamen içselleştirilmiş para ekonomisinin sadık bir biçimde öznel yansımasıdır." Simmel'in tanımlayıcı görünen bu sözleri aslında, Blase bedene yöneltilmiş ciddi bir eleştiriyi içermektedir. Parayla ölçülebilir olmakla savaştığı noktada metropol tipi birey, çaresiz bir tutum benimseyerek insani algılarını kapatmayı tercih eder ve böylece kaçınılmaz bir biçimde sistemin dönüştürücü gücüne teslim olur." s.88

Hadi bana geçmiş olsun. Teşhisim konulmuş; konu yine, yeni, yeniden defalarca tartışılmak, düşünülmek, okunmak, yazılmak üzere şimdilik kapanmıştır. Tanrı bizi sistemden ve delirmemekten korusun. 

13 Aralık 2011 Salı

yaşadım diyebilmen için

Aralık ayını beni mest eden bir paylaşımla açan sevgili blogumuza yazmayı daha fazla erteleyemedim.
Hergün kontrolüm dışında aynı tempoda, aynı düzende giden hayatımda, insanlığımı hatırlatan Nazım Hikmet Oratoryosunu izlememle, kendime reçetemi kesmem bir oldu. Hergüne bu şiirle uyanmak istiyorum.
Fazıl Say eşliğinde, Genco Erkal’dan dinleyemesem bile yanımda taşımak, “ben ne yapıyorum?” sorusuna “yaşıyorum” cevabını verebilmek için çok çok okumak istiyorum. Hatırlıyorum, bir ara feysbukta çok afilli resimlerle paylaşılmıştı ama benim o paylaşımlara olan antipatim okumama engel olmuştu. Ruhunu vererek okuyan bir adamdan dinleyeceğim zamanı beklemişim.
Nazım Hikmet’e elbette yabancı değildim. Lise yıllarında okutur, ezberletirdi edebiyat hocalarımız. Sonra test kitapları rafları aldı; şiir kitapları, romanlar, öyküler değil. Üniversiteye geldik, gelecek kaygılarımızı, sıfatlarımızı aramaya koyulduk. Sonra bu bloga yazan kafalar bir araya gelince olanlar oldu. Dünyamız karardı zannettik, çünkü soru sormaya başlamıştık. Hayata dair konuşmaya başlamıştık. Aslına bu aydınlanmaya işaretti. Bu aydınlanma benim ders niyetine değil; hayatı, insanları tanımak için, anlamak için okumaya başlamama vesile oldu. Onu anlamam, yazdıklarını hissedebilmem anlamında Nazım Hikmet’le bire bir tanışmam da bu satırları yazmamdan iki gün önce gerçekleşti. İtiraf ediyorum, 23 yaşındayım. Ben geç büyüdüğüm için mi Nazım Hikmet’e geç kaldım yoksa Nazım Hikmet’i geç bulduğum için mi geç büyüdüm? Cevabı şiir kitabını biter bitmez vereceğim.
Okuduğum, dinlediğim şiirlerinden de şimdilik söyleyebileceklerim var. Çok şımarık, şuursuz, kayıp bir nesiliz. Umutsuzluk, çaresizlik, yalnızlık, “Hayat çok boktan”, “Hayatın anlamı ne ola ki?” haykırışlarımdan utanıyorum. Nazım Hikmet’in yaşadığı döneme ve yazdıklarına bakıyorum; umudunu, inancını okudukça yarına bakmaz, bugünü görmez gözlerimden, karanlık zihnimden utanıyorum.
Modern zaman kölesi, kentin yorgun işçisi olarak karşıdan karşıya geçerken kulaklarım uğulduyor çünkü kafa sesim ezber çalışıyor:
 “Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.”

12 Aralık 2011 Pazartesi

Tombulluk güzeldir



"herkes şişman insanları resmettiğimi zannediyor oysa şişman insan resmi yapmıyorum sadece resmettiğim insanların ve nesnelerin alanlarını büyüterek renkleri en güzel ve özgür biçimde kullanma imkanını yakalıyorum"  Fernando Botero