Aradaki iki farka bakalım. Mozart ve Preisner. Biri birinden daha mı güzel? Hayır değil. İkisi de derinliklerimizin farklı yerlerine nokta atışları yapıyor. Mükemmel nokta atışları. Bu blogdaki tüm lacrimosalarımın derinliklerime yaptıkları gibi...
29 Kasım 2011 Salı
Yaşam Testi
Bak bakalım bu sana farklı bir şeyler hissettirecek mi? Ruhunun tellerini titretebilecek mi? Şimdi herşeyi bırak ve sadece buna odaklan. Gözlerini kapa ve harmonide kaybol
Muzo
günün özlü sözü
"İş adamları çalışarak kaybettikleri hayatın bütün lezzetlerini, çalışarak kazandıklarıyla bir gün tekrar satın alabilecekleri umuduyla çalışırlar. İşte bu yüzden toplumun en uyanık geçinen enayileridirler."
Muzo
Muzo
28 Kasım 2011 Pazartesi
hayır ben de malım
o kadar çok yazmak istediğim şey var ki.. ama o kadar çok da yorgun ve bitkinim ki... hayatımda pek çok şeyi yapmak isteyip yapamam - yapmamam gibi şimdi bunu da yapmıyorum ve erteliyorum...
27 Kasım 2011 Pazar
bi tek ben mi malım acaba?
(Bu yazı depresif unsurlar içermektedir. Lütfen okumadan önce o göt kadar beyninle bir daha düşün)
Çok boktanım gençler. Bu yaşa gelip hala bi bok olamamak kastım. Aslında benim açımdan bi sıkıntı yok. Bi bok olamamak çok da mühim değil. Fakat çevredekilerin özellikle ailelerin beklentisi gerçekten mallaştırıyo adamı. O kadar kaybediyosun ki kendini verilen nasihatlar karşısında kapatıveriyosun anacığının suratına telefonu. Sonra bin pişmansın. Vicdan azabı da hediye.
Ey juice'ler. Sonra açıyosun depresif şarkılarını bir bir. "should i give up or should i just keep chasing pavements?" derken buluyosun kendini "even if it leads nowhere". Veyahut "simple thing, where have you gone?" diye anırıyosun evin orta yerinde "im getting older and i need something to rely on". Sonra "lacrimosa" geliyor Mozart'dan. Ölümün görkemini hissediyosun her bir hücrende.
Neyse dibe vurdun artık. Çıkış vakti. Yine herşey eskisi gibi otomatiğe bağlanacak. Belki televizyon açacaksın, belki de facebookunu. Sadece unutacaksın. Farkındalığını kaybederek yaşamaya devam edeceksin. Bi tür kaçış çabası. Ama yemiyo artık juiceler. "O ses Turkiye"ye bakayım da düşünmeyeyim artık desen bile yakanı bırakmıyor. Program bitiyor. Bir de bakmışsın fizzymood'da melankoliği işaretlemişsin, ardı ardına acı acı sokuyo şarkıları. neyse Sezen ablamızdan "tören" şarkısı gelince bir rahatlıyorsun ve gazı alıyosun. Hemen kapat o an. Yoksa sabaha kadar devam edecek. Kaç kurtul. Uyu. Sonsuzlukta kaybet kendini. Fantazi alemi. Belki de beyninin kıvrımları. Ne dersen de, yeter ki şu gerçeklikten kopar kendini.
Bi yerde okumuştum. Uyuduğun zaman ruh, kendini yenilemeye gidermiş. Evine. Uyandığında taptaze kalkman gerekmez mi bunun için? Bense uyuyamıyorum sevgili juice. Bir günün daha geçişini kaldıramıyorum. Geçmesin o gün. Yeni gün gelmesin. Belki de yaşlanmaktan korkuyorum. Yaşlılık ürkütüyo beni juice. Şöyle bi 20lerime bakıp pişmanlıklarımı görecekmişim gibi geliyo. Sonra diyorum ki "pişman olmak istemiyorum. Hepsini bir bir yapacam." ne yapmalı? nerden başlamalı? "Siktir et. bi çay koyiyim".. Sonra John abimizden dinliyorsun "stop this train, i wanna get off and go home again".
Üniversiteye kadar ki yıllarım benim adıma konmuş amaçlar peşinde koşarak geçti. Bunu yaş 20 iken farketmek ne acıdır? hiç farketmeyedebilirdim. O zaman hayat daha farklı olmaz mıydı? Karşımızda askerliğini yapmış, kariyer basamaklarını birer birer çıkan, evleneceği kızı aramaya başlamış bir Muzo görmez miydik? Tek derdi kredi çekip ev ve araba almak olan, yıllık izninde güneyde herşey dahil bir tatil köyü seçen bir Muzo. Şu an bakıyorum da o yoldan baya bir uzaklaştım. Dönemez miyim? Bu kafayla biraz zor. Boşa koşmaya alışmıştım. Artık zorlu bir yolda, adım adım ve yavaş yavaş gidiyorum. Ucunu göremiyorum ya olsun. İnanmaktan başka ne kaldı ki elimizde.
Muzo başka türlü bi şey istiyor. Belki şu an dünyada var olmayan bir şey. Belki o bulup çıkaracak ve insanlığa sunacak. Siktirsin gitsin şu Muzo dedim lan içimden. Domaltıp becerin şu hergeleyi.
Muzo kendini çaresiz hissediyor sevgili juice. Ama aşacaktır kerata. Bu ara gezegenlerden midir bilinmez talihi şaştı. Ama bu da geçer diyo içinden. Yenisi gelir. Sonra bi yenisi daha. Hepsine göğüs germeli. Sonra da ölecez zaten.
Siz sevgili gönül dostları. Zor zamanlar. Hemen aydınlığa çıkamam biliyorum. Yoksa Nilüfer "son perde" şarkısında yalan söylüyor olacak "kış ortasında bahar gelmez". Şimdi lütfen çekilin ve Chopin Nocturne 20'm ile beni yalnız bırakın.
(Melankoli modasını yakından takip etmek isteyenlere 90lardan önerilerim: sertab-vurulduk , aşkın nur yengi-karanfil)
Ich bin MUZO
-biri olsa da başımı kucağına alıp "her şey yoluna girecek" dese sevgili juice. Fekat o da nesi? ruh ikizimi buldum sanırsam. Ahanda yanız değilim. Bi kameram eksik. Yoksa ben de evde böyle konuşa konuşa dolanıyorum. Hani kamera alacaktınız lan bana
Çok boktanım gençler. Bu yaşa gelip hala bi bok olamamak kastım. Aslında benim açımdan bi sıkıntı yok. Bi bok olamamak çok da mühim değil. Fakat çevredekilerin özellikle ailelerin beklentisi gerçekten mallaştırıyo adamı. O kadar kaybediyosun ki kendini verilen nasihatlar karşısında kapatıveriyosun anacığının suratına telefonu. Sonra bin pişmansın. Vicdan azabı da hediye.
Ey juice'ler. Sonra açıyosun depresif şarkılarını bir bir. "should i give up or should i just keep chasing pavements?" derken buluyosun kendini "even if it leads nowhere". Veyahut "simple thing, where have you gone?" diye anırıyosun evin orta yerinde "im getting older and i need something to rely on". Sonra "lacrimosa" geliyor Mozart'dan. Ölümün görkemini hissediyosun her bir hücrende.
Neyse dibe vurdun artık. Çıkış vakti. Yine herşey eskisi gibi otomatiğe bağlanacak. Belki televizyon açacaksın, belki de facebookunu. Sadece unutacaksın. Farkındalığını kaybederek yaşamaya devam edeceksin. Bi tür kaçış çabası. Ama yemiyo artık juiceler. "O ses Turkiye"ye bakayım da düşünmeyeyim artık desen bile yakanı bırakmıyor. Program bitiyor. Bir de bakmışsın fizzymood'da melankoliği işaretlemişsin, ardı ardına acı acı sokuyo şarkıları. neyse Sezen ablamızdan "tören" şarkısı gelince bir rahatlıyorsun ve gazı alıyosun. Hemen kapat o an. Yoksa sabaha kadar devam edecek. Kaç kurtul. Uyu. Sonsuzlukta kaybet kendini. Fantazi alemi. Belki de beyninin kıvrımları. Ne dersen de, yeter ki şu gerçeklikten kopar kendini.
Bi yerde okumuştum. Uyuduğun zaman ruh, kendini yenilemeye gidermiş. Evine. Uyandığında taptaze kalkman gerekmez mi bunun için? Bense uyuyamıyorum sevgili juice. Bir günün daha geçişini kaldıramıyorum. Geçmesin o gün. Yeni gün gelmesin. Belki de yaşlanmaktan korkuyorum. Yaşlılık ürkütüyo beni juice. Şöyle bi 20lerime bakıp pişmanlıklarımı görecekmişim gibi geliyo. Sonra diyorum ki "pişman olmak istemiyorum. Hepsini bir bir yapacam." ne yapmalı? nerden başlamalı? "Siktir et. bi çay koyiyim".. Sonra John abimizden dinliyorsun "stop this train, i wanna get off and go home again".
Üniversiteye kadar ki yıllarım benim adıma konmuş amaçlar peşinde koşarak geçti. Bunu yaş 20 iken farketmek ne acıdır? hiç farketmeyedebilirdim. O zaman hayat daha farklı olmaz mıydı? Karşımızda askerliğini yapmış, kariyer basamaklarını birer birer çıkan, evleneceği kızı aramaya başlamış bir Muzo görmez miydik? Tek derdi kredi çekip ev ve araba almak olan, yıllık izninde güneyde herşey dahil bir tatil köyü seçen bir Muzo. Şu an bakıyorum da o yoldan baya bir uzaklaştım. Dönemez miyim? Bu kafayla biraz zor. Boşa koşmaya alışmıştım. Artık zorlu bir yolda, adım adım ve yavaş yavaş gidiyorum. Ucunu göremiyorum ya olsun. İnanmaktan başka ne kaldı ki elimizde.
Muzo başka türlü bi şey istiyor. Belki şu an dünyada var olmayan bir şey. Belki o bulup çıkaracak ve insanlığa sunacak. Siktirsin gitsin şu Muzo dedim lan içimden. Domaltıp becerin şu hergeleyi.
Muzo kendini çaresiz hissediyor sevgili juice. Ama aşacaktır kerata. Bu ara gezegenlerden midir bilinmez talihi şaştı. Ama bu da geçer diyo içinden. Yenisi gelir. Sonra bi yenisi daha. Hepsine göğüs germeli. Sonra da ölecez zaten.
Siz sevgili gönül dostları. Zor zamanlar. Hemen aydınlığa çıkamam biliyorum. Yoksa Nilüfer "son perde" şarkısında yalan söylüyor olacak "kış ortasında bahar gelmez". Şimdi lütfen çekilin ve Chopin Nocturne 20'm ile beni yalnız bırakın.
(Melankoli modasını yakından takip etmek isteyenlere 90lardan önerilerim: sertab-vurulduk , aşkın nur yengi-karanfil)
Ich bin MUZO
-biri olsa da başımı kucağına alıp "her şey yoluna girecek" dese sevgili juice. Fekat o da nesi? ruh ikizimi buldum sanırsam. Ahanda yanız değilim. Bi kameram eksik. Yoksa ben de evde böyle konuşa konuşa dolanıyorum. Hani kamera alacaktınız lan bana
ben baya sardım buralara
Ailecek gezmeler tozmalarla geçirdiğim bir hafta sonu sonrası yeniden aranızdayım. Yerli yersiz felsefi tespitlerime bir yenisini eklemeden pazartesi sendromuna girmeye kıyamadım.
Dedim ya ailecek gezdik tozduk. An geldi anneannemle kâğıt helva yedik. Yerken anneannem durup dedi ki:
“Bak aklıma ne geldi. Ben küçükken dayım beni Yamanlar’a götürmüştü. Bana kağıt helva almıştı.”
Anneannem 80 yaşında. Kâğıt helva onu kaç yıl öncesine götürdü bilmiyorum. Anneme anneannemin dayısının ne zaman öldüğünü sordum. “Çok oldu” dedi. Adını bile hatırlamadı. Benim de onun hakkında bir şeyler duymam 23 yıl sonra, kâğıt helva yerken gerçekleşebildi. Bir insan, kâğıt helvayla yeniden dünyaya gelir mi? Kâğıt helvanın vesilesiyle yeni insanlarla tanışır mı dersiniz?
Olabiliyormuş demek. Bedenlerimiz, isimlerimiz, eserlerimiz, malımız mülkümüz yok olmaya mahkûmlar. Belki ruh denen şey bile koca bir yalan! Ama insanlığımız yalan değil. Ölümsüzlük denen şey ne kadar çok insanla, ne kadar çok şey paylaştığımıza bağlı. Biz dokunduğumuz insanlarda yaşamaya devam edeceğiz. Hiç ummadığımız anlarda, hiç ummadığımız yerlerde, hiç ummadığımız kişilerce çürümüş kulaklarımız çınlatılacak. Sadece kağıt helva bile buna sebep olabilecek.
Peki benim bu kafa neyin kafası? Düşün, düşün, var mı çişin?
26 Kasım 2011 Cumartesi
balıklara alık alık bakar iken
İzmir’de hava hala güneşli. Kordon’da oturup denizi seyre daldığımda yanımda elbette sizleri aradım. Peki siz aklıma düşünce elime kalemi almamak mümkün mü? Hemen garsona bir çay, bir kalem söyledim.
Denize, martılara, güneşe methiyeler düzerdim düzmesine de, asıl meselenin denize bakınca ne gördüğümüzle ilgili olduğunu anladım -ki zaten hayatın kendisi bizim baktığımız yerde gördüklerimizle şekilleniyor. Ben bulanık suyun içinde yüzen balıkları gördüm. Suyu bulandıranlar kendileri değil, buna rağmen bu bulanıklığın içinde yaşamak zorundalar. İşte en çok bu yüzden onlara benziyoruz. Bizler de bizden önce yaratılan, sonrasında bizim de doğarak dolaylı/dolaysız dahil (çoğu zaman edilgen) olduğumuz sürekli başkalaşan ama aynı eksenler üzerinde bulandıkça bulanan fiziksel, ruhsal, duyusal, cinsel, ideolojik, politik, … , abudik, gubidik bir bulanıklığın içinde yaşamaya mecburuz. Yine de inadına yüzmeye devam ediyoruz. Yaşadığımız çöplüğe can veriyoruz. Bizim olduğumuz yerde hayat var. Karaya vurmadıkça, zehirlenip su yüzüne çıkmadıkça umut var. Balıklar için de, bizim için de...
24 Kasım 2011 Perşembe
ilk defa başlık yazıyorum
sevgili juicırlar, kalbimiz kadar temiz bu sayfaları anlamsızca kullanmak istemiyorum fakat, içimdeki ve dışımdaki hatta etrafımdaki bu anlamsız boşluk beni bu boş sayfalara itiyor. hani 'sevgi içimizde' derler ya... onu düşünüyorum bir 5 -10 dakikadır. çok uzun değil yani. telaşlanmayın sakın bu kız oturup düşünerek kendi kendini sindiricek diye. ne diyordum; işte düşündüm ve diyorum ki sevgi içimizde değil galiba. sanırım sevgi tamamen bizim dışımızda. fiziksel olarak dışımızda olduğu gibi tamamen mental olarak da bizim dışımızda gelişen bir şey. sevgi bizim dışımızdaki herhangi bir şey ve o şeyin bizimle olan ilişkisinden ortaya çıkıyor. bu durumda tamamen dışımızda aslında. dış etken olmadığı sürece sevginin ortaya çıkma ihtimali de neredeyse hiçe doğru yaklaşıyor. aslında bu insanın ne kadar aciz olduğunu göstermiyor mu? o kadar kendi içinde olduğunu düşündüğü sevgi bile aslında ondan ne kadar uzakta bir yerlerde...
22 Kasım 2011 Salı
Bi tek ben mi eksiğim acaba
A dostlar,
İnternete gündüzleri giremeyen, geceleri de girmek istemeyen şu sanal-asosyal dönemlerimde beni buraya ve haliyle internete bağlayacak bi sebep mi çıkartıyosunuz nedir.
Sizlerle ilk olarak günümün büyük kısmnı birlikte geçirdiğim sesleri paylaşmak istedim.Günün 8. iş saatinde sırıtarak autocad'e bakmamın sebebi olabiliyor.Gözlerimdeki yaşlar ise.. Aman neyse, bu farklı kayıttır,öyle
'amaan ben bunu dinledim, hep lili ' filan demeyin.
(Progressive gece şiirleri tadında oldu sanki hakkaten)
Yaşam nasıl?
gokcekim
21 Kasım 2011 Pazartesi
merhaba dünyalılar
Evet, geç de olsa- ki bloga baktıktan sonra geç kaldığıma bin pişman halde yazıyorum- yakınen tanıdığım canım ciğerim yazarların arasına katılmaktan dolayı şahane hissetmekteyim. Sizi bir daha asla bu kadar ihmal etmeyeceğime söz vererek, kalbinizi kazanmak için küçük bir sürprizim var. Bu sürpriz bana yapılmış olan büyük bir sürprizden gelmektedir. Bana sürprizi, yazıyı saklayan dedem yapmıştır ve ölümünden 5 yıl sonra bile beni terk etmediğini göstermiştir. Söz uçmuş, yazı kalmış, dedem ölmüş, en güzel mirası olarak da yıllanmış kitapları (mis gib kokuyorlar) ve sakladığı yazıları, yazılarım kalmış. Yazmak güzel değildir, çok güzeldir. Yarınımıza bırakabileceğimiz en güzel şeydir. 13 yaşındayken bunları düşünmemişimdir büyük ihtimalle ama 13 yaşındaki çocuk sayesinde bunları düşünebiliyorum. Bu yüzden, şimdiden buraya yazdıklarımıza, yazacaklarımıza değer veriyorum.
Ve ilk blog yazımı yazması için sözü 13 yaşındaki fufuya bırakıyorum. Söz büyüğün derler ama ben ilk yazım için sözü küçüğüme bırakıyorum:
“Tepeden bakıyorum yeryüzüne. Her şey o kadar belirsiz ve güzel ki… Mutluluğumu paylaşıyorum beyaz bulutlarla. Onlar farkında bu güzelliğin. Bir de aşağıya iniyorum ki her şey ne kadar karmaşıkmış. Şimdi gökyüzünde olmak istiyorum. Saflığın, ferahlığın simgeleri arasında. Mavinin ve beyazın… Kulaklarım tırmalıyor beynimi ne zaman bağrışmalar duymayacağım diye. Gözlerim hesap soruyor birbirini itekleyen elleri görünce. Dilim bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyor. Beynim ise tek kelimeyle karmaşık. O, bazen gökyüzünde gerçeklerden uzak olmak, bazen de gerçeklerle karşı karşıya olmak istiyor. Gerçeklerden kaçmanın gereksiz olduğunu düşünürken birden diyor ki: şu ana kadar gerçeklerle oldum da ne oldu ki?”
Bir insanın sorusu 10 yılda hiç mi karşılık bulmaz!
Küçüğüm, 13 yaşında bunu yazarken 23 yaşındaki halini hiç böyle hayal etmezdi, hatırlayabiliyorum. Ben ona bugün nasıl birine dönüştüğünü anlatamam, derdine derman bulamadığımı anlatamam. Ama anlatabilseydim, her şeyden önce ona teşekkür ederdim. Benle 10 yıl sonra gelip dertleşebildiği, kendini hatırlattığı, yine yeni yeniden sevdirdiği için teşekkür ederdim. Bugün onla aynı duyguları paylaşıyor olmayı garipsesem de, bu yüzleşme için teşekkür ederdim.
Bundan sonra yazacaklarım, bu blogu oluşturmanın ötesinde hayatımın en zorlu, saçma, garip yollarında benimle yol alan, bugünkü benim ben olmamda büyük payları olan blog ortaklarıma ve 13 yaşındaki küçüğüme gelsin.
son olarak bir şarkı da ben eklemek istedim lakin dün akşam oyuna gittiğimden beridir kafamda çalıp duran şarkının sadece sözlerini paylaşabileceğim:
“aslında hiç uzun yaşamasak, yaşamamızın tadına varsak daha fazla yaşlanmadan biraz votka biraz daha! “ (testosteron final şarkısı/oyun atölyesi)
Sevgili yazarlarımız brandnewVinyl ve MUZO nun burayı video klip paylaşma ergen kullanımına daha fazla dayanamadım ve işte geldim burdayım. adlarını ve kendilerini henüz bilmediğimiz sevgili diğer 2 yazarımızdan ise bahsetme gereği bile duymuyorum şu dakikalarda. Yalnızlığımla ve işsizliğimle başbaşa kaldığım bu nispeten güneşli ve güzel pazartesi öğleden sonrasında kendimi burada buldum. O kadar işsizsin ki bişeyler yazsana serzenişlerine bir son vermek üzere.
Size sabah 9.00'dan (ki uyandığım saat olur) şu ana yani 14.39'a kadar olan zaman dilimindeki hayatımdan bahsederek başlamak istiyorum. Sabah 9'da sanki çok önemli bir işim varmışçasına kalktm. İşsiz ve okumayan bir insan olarak bu saat anlamsızca erken gelebilir pek çoğumuza. Neyse bu düşünceye alıştım artık. 5dk kaybettim ya da kaybetmedim hemen salona gelip bilgisayarımı açtım. Youtube adlı güzide siteden kendime kısa sürelik bir pilates videosu buldum. Karın çalıştırma hareketleri üzerine bir videoydu. 20 dk bu hareketlerle cebelleşip güne sıkı bir karınla başladım diyebilirim. Ardından kahvaltılık ıvır zıvırlardan kendime bir tabak hazırlayıp kahvaltım eşliğinde biraz tv yle haşır neşir oldum. Haber toplantısı tadındaki programlardan gündemi takip etmeye çalışsam da içimdeki o 'eeeh aman naapcan bunları' düşüncesine yenik düştüm ve tv nin sesini tamamen kısarak artık hayatıma sadece görsel olarak katılmasını sağladım. Oturduğum yerden kalktım evin arka kısmına* doğru yürüyüşe başladım *(evin arka kısmı: İstanbulun çeşitli semtlerindeki bitişik nizam yapılanma sonucu apartman dairelerinin ince uzun bir form alarak evi 2 parçaya ayırmasıyla oluşan genelde evin yatak odalarını barındıran kısmı.) Haftasonu çeşitli arkadaşlarımın evimde barınmasından dolayı bazı ev hanımsal işlerimi aksattığımı düşünerek, önce genel bir toparlama, ardından kirlilerin çamaşır makinasına atılması, akabinde balkonda asılı olan temiz kurumuş çamaşırların katlanması gibi her türk hanımefendisinin hayatının bir kısmında mutlaka yapması gereken işleri yaparken buldum kendimi. Yeterli bulduğum bir temizlik seviyesine ulaşıncaya kadar kendime yeni işler yaratarak bir kaç saatimi böyle geçirdim diyebilirim. Ardından ben ne yapıyorum yahu bilincinin bir inme gibi yanı başımda hatta tam içimde bitmesiyle, silkindim ve gün içindeki ikinci kişiliğime yavaş yavaş büründüm.
İkinci kişilik evresi, daha çok toplumdaki yerim, geleceğim gibi sıkıcı konuları içeren bir süreçtir. Ama ve lakin her geçen gün omuzlarıma binen yükün arttığını hissetmemle portfolyomu 10mb dan küçük bir hale getirme, iş başvurusunda bulunacak yeni yerler bulma gibi görevlerime başladım. Sanırım artık saat 12.00 yi geçmişti. Bir süre bu işlerle uğraştıktan sonra kendi temizliğimin de önemli olduğunu düşünerek hızlıca bir duş yaptım. Ve sonrası işte buradayım. İşin yok yazsana bir şeyler dediniz, alın size işi gücü olmayan bir insanın gününden bir kesit. Heyecan ve merakla okuyacağınızdan eminim, sonunda ne olacak acaba diyerek buraya kadar geleceğinizi biliyorum. Ama malesef sonunda bir şey olmuyor. Bir şeyler olduğu zamanlarda görüşmek üzere...
18 Kasım 2011 Cuma
16 Kasım 2011 Çarşamba
15 Kasım 2011 Salı
Dünyanın değişmesini bekleyen tüm juicelerime gelsin. Size bir kıyak çekip şarkı sözlerini de ekliyorum.
"Waiting On The World To Change"
Me and all my friends
We're all misunderstood
They say we stand for nothing and
There's no way we ever could
Now we see everything that's going wrong
With the world and those who lead it
We just feel like we don't have the means
To rise above and beat it
So we keep waiting
Waiting on the world to change
We keep on waiting
Waiting on the world to change
It's hard to beat the system
When we're standing at a distance
So we keep waiting
Waiting on the world to change
Now if we had the power
To bring our neighbors home from war
They would have never missed a Christmas
No more ribbons on their door
And when you trust your television
What you get is what you got
Cause when they own the information, oh
They can bend it all they want
That's why we're waiting
Waiting on the world to change
We keep on waiting
Waiting on the world to change
It's not that we don't care,
We just know that the fight ain't fair
So we keep on waiting
Waiting on the world to change
And we're still waiting
Waiting on the world to change
We keep on waiting waiting on the world to change
One day our generation
Is gonna rule the population
So we keep on waiting
Waiting on the world to change
We keep on waiting
Waiting on the world to change
MUZO
We're all misunderstood
They say we stand for nothing and
There's no way we ever could
Now we see everything that's going wrong
With the world and those who lead it
We just feel like we don't have the means
To rise above and beat it
So we keep waiting
Waiting on the world to change
We keep on waiting
Waiting on the world to change
It's hard to beat the system
When we're standing at a distance
So we keep waiting
Waiting on the world to change
Now if we had the power
To bring our neighbors home from war
They would have never missed a Christmas
No more ribbons on their door
And when you trust your television
What you get is what you got
Cause when they own the information, oh
They can bend it all they want
That's why we're waiting
Waiting on the world to change
We keep on waiting
Waiting on the world to change
It's not that we don't care,
We just know that the fight ain't fair
So we keep on waiting
Waiting on the world to change
And we're still waiting
Waiting on the world to change
We keep on waiting waiting on the world to change
One day our generation
Is gonna rule the population
So we keep on waiting
Waiting on the world to change
We keep on waiting
Waiting on the world to change
MUZO
14 Kasım 2011 Pazartesi
Bunu görünce balet olasım geldi sayın silverjuice'lerim(biliyorum kesme işareti kullanmamam gerekliydi ama kolay anlaşılması amacıyla yaptım. Hem zaten kural tanımaz insanlar olduk siktirin edin..) Hoplayıp zıplamaktan ibaret görülebilir. Dansçılar eğleniyorlar kendi kendilerine. O havada topuk değdirme hareketini ben de yapabiliyorum. Eğer bu bir meziyetse.(la sylphide)
Opera sanatçısı olmak da güzel olabilir sevgili juicelerim. Böylece operayı daha dayanılır kılabilir. Bu insanlar niye bağırıp duruyor diye sorarsan eğer cevabı ben de bilmiyorum. Ama sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyorlar. (Salome)
Rene Magritte isimli bir ressamdan incileri gözlemlediniz. Nefise Karatay'ın Afişini, veyahut Ntv'deki Gece Gündüz'ü sunabilecek kadar genel kültür mü edinmek istiyorsunuz. Şunu bilin ki doğru yerdesiniz. Solda gördüğünüz resim beni çok etkiledi juicelerim. "Lovers" isimli bu san'at eserini wallpaper'ım olarak çoktan taçlandırdım bile.
Son olarak Lars Von Trier'in Melancholia'sı ile kapanışı yapalım. Bir gezeegen çarpsa da şu gittikçe boka saran dünya bir sona erse dediğinizi duyaar gibiyim. Gönüllerimiz 21 aralık 2012 için bekler durur.
(Fonda "Boşvermişim Dünyaya" çalar) Hoşçakalın juicelerim
Ich bin MUZO
12 Kasım 2011 Cumartesi
GirizgAh
Blog açma fikri temmuz sonu bomboş bir akşamüstü dolmabahçede otururken ortaya çıktı. Hatta blog yazarlarımız ve olası konsept yazıları üzerine baya bi güldük eğlendik ardayla. Bana da azıcık alkol düşkünlüğümden ve o aralar pek gezdiğimden olsa gerek “nerede gezdim nerede bayılana kadar içip sıçtım” konsepti bahşedildi. Fikir olarak kalsaydı da köşemle mutlu olabilirdim ama işi eyleme dökmek için ilk adım bir Cumartesi gecesi koltukta sızmama dakikalar kala arda ve ayşegül ikilisinden geldi. Başlığını seçerken bile epey ıkınsak da artık bir blogumuz vardı ve -trt spikeri tonunda- herkesin fikirlerini özgürce paylaşabileceği bir platform oluşturabilmiştik nihayet.
Üşendiğimden, internet yokluğundan, özgüven eksikliğinden, sevgili safi___naz’ın bizzat yazacağı kritiklere olan çekincelerimden, oturup kendi başıma yazı yazmak gibi bi alışkanlığım olmamasından ve bunun ilk denemelerde getirdiği zorluklardan (aayy neyse) erteledim de erteledim yazma işini. Ta ki bir Cumartesi günü yataktan çıkamaz hale gelene kadar. Şu an kıçımı kaldırıp da değil kahvaltılık bişiler almaya gitmek çiş yapmaya gitmek bile öyle zor ki sevgili silverjuice sakinleri.. Tıpkı eski zamanlardaki gibi.. Çok keyifli ama çok. Kalkmamak için yazı yazmaya bile başlatıo insanı.
İşte bugün yatakta geçirdiğim süre zarfında güzel müzikler dinledim, gazete okudum, saçma sapan bloglara baktım, ekşide takıldım, gereksiz bir sürü şey öğrendim. Hatta ekşiden çok hoşuma giden gereksiz bir bilgiyi de sıkıştırayım şuraya: Sisore lazcada sen neredesin demekmiş. Sisore. Okunuşu çok güzel değil mi! Sanal alemlerdeki yeni nikim olabilir belki ileride, hani önceden yaziyim de görünce şaşırmayın misaaali belirtiyorum. Bir de şu dinlediğim müziklerden sizle de paylaşiyim de yazıya renk gelsin, ışık gelsin.. (bir de daha uzun görünsün :D
Son olarak, fazlasıyla sosyal bir hayatım olduğundan bloga ilk hangi sapkın anımı yazsam diye düşündüm durdum. Aslına bakarsanız ilk yazı Sefer Hisar anıları olmalı. Hayatımın en efsanevi yazının kapanış seremonisi, bir tatilden çok daha fazlası, bir nevi emeklilik.. Evet sevgili yeni denizkentliler, bir sonraki yazımın başlığını belirlediğimden ve artık şu çiş meselesi yüzünden yatakta girmediğim pozisyon kalmadığından sizlere son bir kliple veda ediyorum (Pozisyon demişken ve hazır Klaxons ile başlamışken :) Sevgiyle kalın.
brandnewVinyl
klaxons - twin flames Suchablog
Üşendiğimden, internet yokluğundan, özgüven eksikliğinden, sevgili safi___naz’ın bizzat yazacağı kritiklere olan çekincelerimden, oturup kendi başıma yazı yazmak gibi bi alışkanlığım olmamasından ve bunun ilk denemelerde getirdiği zorluklardan (aayy neyse) erteledim de erteledim yazma işini. Ta ki bir Cumartesi günü yataktan çıkamaz hale gelene kadar. Şu an kıçımı kaldırıp da değil kahvaltılık bişiler almaya gitmek çiş yapmaya gitmek bile öyle zor ki sevgili silverjuice sakinleri.. Tıpkı eski zamanlardaki gibi.. Çok keyifli ama çok. Kalkmamak için yazı yazmaya bile başlatıo insanı.
İşte bugün yatakta geçirdiğim süre zarfında güzel müzikler dinledim, gazete okudum, saçma sapan bloglara baktım, ekşide takıldım, gereksiz bir sürü şey öğrendim. Hatta ekşiden çok hoşuma giden gereksiz bir bilgiyi de sıkıştırayım şuraya: Sisore lazcada sen neredesin demekmiş. Sisore. Okunuşu çok güzel değil mi! Sanal alemlerdeki yeni nikim olabilir belki ileride, hani önceden yaziyim de görünce şaşırmayın misaaali belirtiyorum. Bir de şu dinlediğim müziklerden sizle de paylaşiyim de yazıya renk gelsin, ışık gelsin.. (bir de daha uzun görünsün :D
Son olarak, fazlasıyla sosyal bir hayatım olduğundan bloga ilk hangi sapkın anımı yazsam diye düşündüm durdum. Aslına bakarsanız ilk yazı Sefer Hisar anıları olmalı. Hayatımın en efsanevi yazının kapanış seremonisi, bir tatilden çok daha fazlası, bir nevi emeklilik.. Evet sevgili yeni denizkentliler, bir sonraki yazımın başlığını belirlediğimden ve artık şu çiş meselesi yüzünden yatakta girmediğim pozisyon kalmadığından sizlere son bir kliple veda ediyorum (Pozisyon demişken ve hazır Klaxons ile başlamışken :) Sevgiyle kalın.
brandnewVinyl
klaxons - twin flames Suchablog
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


