21 Kasım 2011 Pazartesi

merhaba dünyalılar

Evet, geç de olsa- ki bloga baktıktan sonra geç kaldığıma bin pişman halde yazıyorum- yakınen tanıdığım canım ciğerim yazarların arasına katılmaktan dolayı şahane hissetmekteyim. Sizi bir daha asla bu kadar ihmal etmeyeceğime söz vererek, kalbinizi kazanmak için küçük bir sürprizim var. Bu sürpriz bana yapılmış olan büyük bir sürprizden gelmektedir. Bana sürprizi, yazıyı saklayan dedem yapmıştır ve ölümünden 5 yıl sonra bile beni terk etmediğini göstermiştir. Söz uçmuş, yazı kalmış, dedem ölmüş, en güzel mirası olarak da yıllanmış kitapları (mis gib kokuyorlar) ve sakladığı yazıları, yazılarım kalmış. Yazmak güzel değildir, çok güzeldir. Yarınımıza bırakabileceğimiz en güzel şeydir. 13 yaşındayken bunları düşünmemişimdir büyük ihtimalle ama 13 yaşındaki çocuk sayesinde bunları düşünebiliyorum. Bu yüzden, şimdiden buraya yazdıklarımıza, yazacaklarımıza değer veriyorum.

Ve ilk blog yazımı yazması için sözü 13 yaşındaki fufuya bırakıyorum. Söz büyüğün derler ama ben ilk yazım için sözü küçüğüme bırakıyorum:

“Tepeden bakıyorum yeryüzüne. Her şey o kadar belirsiz ve güzel ki… Mutluluğumu paylaşıyorum beyaz bulutlarla. Onlar farkında bu güzelliğin. Bir de aşağıya iniyorum ki her şey ne kadar karmaşıkmış. Şimdi gökyüzünde olmak istiyorum. Saflığın, ferahlığın simgeleri arasında. Mavinin ve beyazın… Kulaklarım tırmalıyor beynimi ne zaman bağrışmalar duymayacağım diye. Gözlerim hesap soruyor birbirini itekleyen elleri görünce. Dilim bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyor. Beynim ise tek kelimeyle karmaşık. O, bazen gökyüzünde gerçeklerden uzak olmak, bazen de gerçeklerle karşı karşıya olmak istiyor. Gerçeklerden kaçmanın gereksiz olduğunu düşünürken birden diyor ki: şu ana kadar gerçeklerle oldum da ne oldu ki?”

Bir insanın sorusu 10 yılda hiç mi karşılık bulmaz!

Küçüğüm, 13 yaşında bunu yazarken 23 yaşındaki halini hiç böyle hayal etmezdi, hatırlayabiliyorum. Ben ona bugün nasıl birine dönüştüğünü anlatamam, derdine derman bulamadığımı anlatamam. Ama anlatabilseydim, her şeyden önce ona teşekkür ederdim. Benle 10 yıl sonra gelip dertleşebildiği, kendini hatırlattığı, yine yeni yeniden sevdirdiği için teşekkür ederdim. Bugün onla aynı duyguları paylaşıyor olmayı garipsesem de, bu yüzleşme için teşekkür ederdim.

Bundan sonra yazacaklarım, bu blogu oluşturmanın ötesinde hayatımın en zorlu, saçma, garip yollarında benimle yol alan, bugünkü benim ben olmamda büyük payları olan blog ortaklarıma ve 13 yaşındaki küçüğüme gelsin.

son olarak bir şarkı da ben eklemek istedim lakin dün akşam oyuna gittiğimden beridir kafamda çalıp duran şarkının sadece sözlerini paylaşabileceğim:

“aslında hiç uzun yaşamasak, yaşamamızın tadına varsak daha fazla yaşlanmadan biraz votka biraz daha! “        (testosteron final şarkısı/oyun atölyesi)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder